26 Mart 2010 Cuma

José Mourinho'dan İnciler


Mourinho'dan Tarihi Sözler:

---2009'yılında Ben Futbol Oynamayan Birini Muhatap Almam Diyen Dönemin Brescia Teknik Direktörü Sinisa Mihajlovic'e;

"Jokey olmak için ilk önce AT mı olmak gerekli ??"

---Chelsea'de çalıştığı dönemde, katı savunma yapmakla suçladığı Tottenham Teknik Direktörü Martin Jol'a;

"Jol, utanmasa kalenin önüne kulüp otobüsünü koyacaktı"

---Yıllardır genç oyuncuları oynatarak hiçbir zorlu kupada zafer yaşayamayan Arsenal Teknik Direktörü Arsene Wenger'e;

"Arsene çocuk bakıcılığını bıraktığı gün şampiyon olacaktır"

10 Yıllık Geçmiş, Kaç Yıllık Gelecek ?


Geçmiştan ders niteliğinde çok özel bir hikaye... 1999-2000 sezonu, Xavi A takımda yeni yeni forma şansı buluyor ve takımdaki abisi Guardiola'ya gidip diyor ki , "Şu anda sen bu takımın herşeyi olabilirsin ama ben senden daha iyi olacağım" ve Guardiola'dan tarihi cevap geliyor , "Sen benden iyi olabilirsin ama altyapıda İniesta var, o da senden iyi olacak"....

Bahsi geçen 3 kişinin 1'i teknik direktör olmak üzere tamamının aynı takımda 10 yıl sonra da varolduklarını görünce, altyapıda yetiştirdiği Muhammed'i pazarlamaya çalışan ya da doğru düzgün oynatmadığı oyuncularını Premier Lig takımlarına kaptıran takımlarımız için bir kez daha durup düşündüm :)

7 Aralık 2009 Pazartesi

ŞEREFLİ DÖRDÜNCÜ OLMAYALIM

Beşiktaş, yarın akşam tarihinin en önemli mücadelelerinden birine çıkacak. Avrupa arenasında tamam veya devam niteliğindeki CSKA maçı büyük olasılıkla Beşiktaş’ın bu sezonki yol haritasını da çizecek. Olası bir elenme durumunda bu olumsuz tablo şüphesiz lige de yansıyacaktır. Keza Avrupa macerası devam ettiği takdirde karakartal ligde de doludizgin ilerleyecektir.

Fakat bu sefer ipler maalesef yalnızca Beşiktaş’ın elinde değil. Beşiktaş kazansa bile MANU’nun kazanmamasını bekleyecek. Zaten Türk futbolu bu tür şeylere bir hayli alışkın. Nedense sürekli olarak birilerine muhtaç oluyoruz. Bir türlü kendi göbeğimizi kendimiz kesemiyoruz.

Yıllar önceki Lazio maçı geliyor akıllara. Tam gruptan çıkıyoruz derken Star TV’nin sağ üst köşesinde 90+3. dakika oynanırken. Zelenka başta olmak üzere Sparta Prag’lı oyuncuların gol sevinçleri gözümüzün önüne geliyor. O an hepimiz donup kalıyoruz. Gruptan çıkma kutlamaları tam başlayacakken adeta bulunduğumuz mekan üzerimize yıkılıyor.

Artık aynı tabloyu yaşamak istemiyoruz. İstikrarı sağlamak adına birşeylerin yapılma vakti geldi de geçiyor bile. Bir yıl gruptan çıkarsınız, ertesi yıl yolunuza Avrupa Liginden devam edersiniz, gün gelir yarı final, final oynarsınız, belki de kupayı alırsınız. Önemli olan mücadelenin bir yerinden tutup bırakmamak.

Umuyoruz ki karakartal yarın sahadan galibiyet ile ayrılıp Wolfsburg’un MANU’dan puan veya puanlar almasıyla yoluna Avrupa Liginden devam edecektir. Olası bir 7-7-7 şeklindeki puan durumunda ise maalesef tarih tekerrür edecek ve şerefli dördüncü olacak. Biz bunu istemiyoruz.

16 Kasım 2009 Pazartesi

‘KOP’ Tribünü’nden hiç kopamadılar…



“You Will Never Walk Alone” şarkısını haykırarak, Anfield’da bulunmak her futbol severin hayalidir. Takımını yalnız bırakmamanın en anlamlı şarkısı dünya üzerinde bu olsa da kimi zaman oyuncular, tribündeki kalabalıkları yalnız bırakıp başka takımlarda macera arayabiliyorlar. İşte bu yazıyı bana yazdıran unsur bahsedilenlerin tam tersi…Tribünün gözünde adeta kutsal yerlere getirilen ve bunun karşılığını sadakatlarıyla gösteren ‘BAY Liverpool’ lara göz atacağız…

John Benjamin Toshack

Beşiktaş’taki renkli kişiliği ve Adalılara uymayan sıcak tavırlarıyla akıllarda yer eden Toshack’ın, ismindeki tatsız benzerlik yıllarca gündemde olsa da Liverpool için verdiği hizmetler, hep gözlerden kaçırılmıştır.
1970 senesinde 110.00 pound karşılığında katıldığı Liverpool’da kırmızı beyazlı formayı tam 8 yıl giyen Toshack, oynadığı forvet mevkisinde hiçbir zaman gol krallıkları yaşamasa da özellikle Kevin Keegan ile oluşturduğu ‘telepatik’ uyumla, her daim Kop tribününde hatırlanan isimler arasına girmeyi başarmıştır. Oynadığı yıllarda da 3 Lig şampiyonluğu tatmayı başaran dev forvet, Liverpool’un en görkemli yıllarında forma giymenin verdiği gurur ve bunun CV’inde yarattığı referansla günümüzde de birçok büyük takımda teknik direktör olarak görev yapabilmiştir.
Halen ülkesinin milli takımında görev yapmakta olan Galli menajer, Real Madrid ve Real Sociedad’ta yaşadığı başarılı günlerini şu an mumla aratsa da eminim ki hiçbir Liverpoollu, bu asil Galli’yi asla unutmayacak.

Steve McManaman

Kıvırcık saçları, beyaz teni ve kırmızı yanakları sayesinde kolayca hatırlanabilecek olan Steve McManaman, birçok kişi tarafından Real Madrid ile özdeşleştirilse de onun kariyerindeki en önemli takım Liverpool olmuştur.
1989 yılında giydiği Liverpool formasını tam 10 yıl başarıyla taşıyan Steve, aslen koyu bir Everton’lu olmasına rağmen, profesyonelliğin ne kadar önemli olduğunu dost düşman herkese göstermiştir. Takımda bulunduğu yıllar içerisinde Ryan Giggs ile birlikte İngiltere’nin en etkili kanat oyuncusu olan McManaman, efsane hoca Kenny Dalglish tarafından 18 yaşında keşfedilmiş ve bu ilk adımdan sonra kendini geliştirerek Dünya kupaları ve UEFA şampiyonluklarına uzanan bir kariyer edinmiştir.
İngilizlerin sarı fırtınası olarak kolaylıkla hayal edebileceğimiz McManaman için söylenecek şeyler daha çok olsa da, onu en iyi özetleyecek söz ünlü Menajer Bryan Robson tarafından bizim yerimize söylenmiştir, “McManaman’ı durdurabilirseniz, Liverpool’u da durdurmuş sayılırsınız !”

Robbie Fowler

Tüm dünyada soğuk kişiler bilinen İngilizlerin, aralarında istisnaları da barındırdıklarının en güzel örneğidir Fowler. 70’li yıllardaki Liverpool fırtınasını yaş olarak kaçırmış olsa da umutları gelecek seneler için de tükenen taraftarların en önemli ateş kaynağı olmayı başaran Liverpool doğumlu Robbie, takımın gelmiş geçmiş en golcü oyuncularından biridir. 1993-2001 yılları arasında çıktığı 236 maçta fileleri 120 kez havalandıran hırçın forvet, takıma 2.kez gelişinde çok etkili olamasa da 2001 yılındaki UEFA Şampiyonluğunu yakalayan kadroda kendisine yer bulabilmiştir.
Takımdan ayrıldıktan sonra hırçınlığı ve aykırılığıyla her dönem sorunlar yaşayan Robbie, kariyerinde büyük kupalar kazanamamış olsa da Liverpool taraftarları için unutulmazlar arasındaki yerini çoktan almıştır.


Ian Rush

“Futbol basit bir oyundur. 22 futbolcu, 1 topun peşinde 90 dakika koşar ve sonunda Almanlar kazanır” şeklindeki iddialı sözüyle oynadığı dönemdeki dünya futbolunu mükemmel olarak özetleyen Rush, bu liman kentine uğrayan en golcü oyuncudur.
Aradaki 1 yıllık Juventus macerasını görmezden gelirsek, tam 16 yıl Liverpool’da forma giyen Rush, oynadığı 469 maçta rakiplerin tam 229 kez üzülmesini sağlayarak adını Liverpool tarihine altın harflerle yardırmayı başarmıştır. Futbol yaşantısını noktaladıktan sonra menajer olmaya hiçbir zaman soyunmasa da çok iyi bir yardımcı olarak hayatına devam eden 48 yaşındaki Rush, yaşadığı her saniye Liverpoollular için çok değerli olacak isimlerden.

Kenny Dalglish

Kevin Keegan’dan sonra 1977-1990 yılları boyunca 7 numaralı formayı giymeyi başaran Dalglish, Liverpool taraftarlarının EN sevdiği oyuncudur. Bu büyük sevgiyi, ne 78 UEFA Kupası finalinde Hamburg’a attığı 6 gol sağlamıştır ne de takımına yaşattığı 8 lig şampiyonluğu… Beyefendiliği ve asil tavırlarıyla gönüllerde taht kuran İskoç Kenny, sonradan takıma döndüğünde bu sefer yedek kulübesinde, sorumlu olarak bulunmuş ve bu kulvarda da başarısını gösterip tam 3 kez, İngiltere’de yılın menajeri olarak zirvede kendisine yer bulmuştur. Halen taraftarlar tarafından her maçta anılan, resimleri en üst noktalara konulan Dalglish, Liverpool tarihinin lideri olarak hepimizin gönlündeki yerini de çoktan almıştır.


Tabiî ki Anfield’ın hatıra defterlerinde bu 5 isimden fazlası vardır. Gerrard, Owen, Hamann gibi oyuncular efsane sıfatını şimdiden hak etseler de yakından tanıdığımız isimler yerine Toshack’ı, Dalglish’i ve McManaman’ı anmak vefanın ve değer vermenin nadir görüldüğü futbolda çok daha anlamlı olmaktadır.

Ve işte ‘THE KOP’un gözüyle, unutulmayan 50 Liverpoollu…

1 Kenny Dalglish
2 Steven Gerrard
3 Ian Rush
4 Robbie Fowler
5 John Barnes
6 Billy Liddell
7 Jamie Carragher
8 Kevin Keegan
9 Graeme Souness
10 Emlyn Hughes
11 Ray Clemence
12 Alan Hansen
13 Roger Hunt
14 Michael Owen
15 Ian Callaghan
16 Jan Mølby
17 Bruce Grobbelaar
18 David Fairclough
19 Peter Beardsley
20 Phil Neal
21 Ian St. John
22 Steve McManaman
23 Steve Heighway
24 Luis García
25 Tommy Smith
26 John Aldridge
27 Phil Thompson
28 Ray Kennedy
29 Ron Yeats
30 Ronnie Whelan
31 Alan Kennedy
32 Gary McAllister
33 Xabi Alonso
34 John Toshack
35 Mark Lawrenson
36 Jerzy Dudek
37 Terry McDermott
38 Sami Hyypiä
39 Steve Nicol
40 Jamie Redknapp
41 Elisha Scott
42 Steve McMahon
43 John Arne Riise
44 Dietmar Hamann
45 Jimmy Case
46 Gerry Byrne
47 Sammy Lee
48 Peter Thompson
49 Alex Raisbeck
50 Albert Stubbins

19 Ekim 2009 Pazartesi

Zirvenin ateşi yine yükseldi

Fenerbahçe sekizde sekiz yaptığı serisini Gaziantep’te sonlandırmak zorunda kaldı.. Hem de akıllara biraz olsun 1999 Manchester United- Bayern Munich arasında oynanan tarihi finali hatırlatırcasına..

Fakat o gün Ottmar Hitzfeld, artık galibiyetinden emin olup da takımının golünü atan Mario Basler’i oyundan almak için en azından 89.dakikaya kadar beklemişti.. Almanların bu en acı gününden ders almamış olan Daum ise galibiyete gereğinden erken karar vererek yaptığı hatalı değişikliklerle takımın serisinin sonunu hazırladı. Daum’un aklında belli ki haftaya oynanacak Galatasaray derbisi vardı. Gerek kadro seçimi gerekse oyun içinde yaptığı değişiklikler -kart sınırında bulunan Gökhan Gönül’ün gereksiz yere oyundan alınması gibi- bunu açık bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu da belli ki hem hocanın hem de takımın konsantrasyonunu etkiledi. Elbette bu derbinin iki camia için önemi de ortada fakat Aziz Yıldırım’ın söz verdiği “üç yıl üst üste şampiyonluk“ için yalnızca bu derbinin de yetmeyeceği bir gerçek.

Maçın ardından yaptığı açıklamada Daum yaptığı hataların bilincinde olduğunu e dersini aldığını söyledi. Şimdilik her şey yolunda görülüyor fakat işin aslı Perşembe günü oynanacak Bükreş maçında ortaya çıkacak. Daha önceki Avrupa maçlarından önce yaptığı açıklamalarla lige daha çok önem verdiğini belirten teknik direktör bu maçtaki seçimleriyle başarı konusundaki tercihlerini de ortaya koyacak..

Galatasaray ise rakibinin üç puan kaybettiği haftada taraftarlarının yürekleri ağzında izlediği bir maçın ardından galip gelmeyi başardı. Maçın üst biteceği bekleniyordu ama kimsenin 90 dakikada yedi gol izlemeyi düşündüğünü sanmıyorum.

Galatasaray’da en büyük sıkıntısının savunma hattında olduğu ortada. Bu sıkıntının sebeplerinden birisi ise Servet’in bir türlü ileri çıkmaktan vazgeçememesi. Rijkaard kendisini bu konuda açıkça uyarsa da Servet “sorumluluk üstlenmekten” bir türlü vazgeçmiyor. Bu durum karşısında savunmayı bir türlü istediği şablona oturtamayan Rijkaard da yeni bir B planı geliştirmeyi seçmiş. Galatasaray’ın gol yemesine engel olamıyor fakat oyunu önde tutarak yediğinden daha fazla atmasını sağlamaya çalışıyor. Maçtan sonra yaptığı basın açıklamasında da bunu açıkça “yediğimizden bir fazla gol attığımızda her şey yolunda.” sözleriyle dile getirdi. Bu açıklaması maç sonrası yayınlanan spor programlarında çok fazla eleştirildi. Fakat şahsi görüşüm, Rijkaard’ın; geçmişteki başarıların ve verilen emeğin “bir skorla” hiçe sayılıp efsaneleşmiş bir futbolcunun futbol bilgisinin tartışılmaya başlandığı bir ülke olduğumuzun gayet bilincinde olduğunu gösteren bir açıklamaydı. Geldiğinden beri Türk ligini tanımadığı konusunda yapılan eleştirileri ne kadar hızlı öğrendiğini göstermiş oldu.

Fenerbahçe’nin bu hafta yaşadığı puan kaybının ardından, son iki maçta beş puan kaybederek adeta çarmıha gerilen Rijkaard’da biraz rahatlama şansı buldu. Elbette yaşanacak ilk puan kaybında yeniden bütün eleştiri oklarının hedefinde olacak. Fakat İspanya gibi gerek medyası gerek dönen çarklarıyda futbolun cehenneminde beş yıl ayakta durabilmiş bir teknik adamın eskiler gibi kolay gideceğini hiç sanmıyorum.

9 Ekim 2009 Cuma

Unutulmaz Zaferler...Galatasaray-Real Madrid


Milenyumun başlangıcı tüm dünyada kutlanırken, bir başka kutlama vardı Copenhag sokaklarında. Olmaz denilen olmuş, Galatasaray İngiliz devi Arsenal’i penaltılarda saf dışı bırakarak UEFA Kupası’nı müzesine götürmüştü. 1999-2000 sezonunu ligde de şampiyon olarak bitiren Galatasaraylılardan mutlusu yoktu.
Ancak birden her şey değişti. Dümendeki kaptan Fatih Terim gemiyi terk etmiş, Hakan Şükür İnter’e gitmişti. Tüm kafalarda bir anda aynı soru belirdi ve herkes birbirine, Romanya’dan gelen Lucescu’nun takım için yeterli olup olmadığını soruyordu. Fakat sevimli yüzü, yüksek kültürü ve kalitesiyle çabuk sevdirdi kendini Luce.
Yeni sezonda Super Kupa zaferiyle devam eden Avrupa geleneği, Strum Graz’ın ardından 2.sırada bitirilen Şampiyonlar Ligi D Grubu’yla sürmüş, o dönem uygulanmakta olan 16 takımlı gruplarda Milan, Deportivo ve PSG maçlarıyla zirveye ulaşmıştı. Tıpkı UEFA Kupası gibi bu da gerçekti ve Galatasaray 2000-2001 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finaldeydi.
Takvimler 3 Nisan’ı gösterirken, Ali Sami Yen’i hınca hınç dolduran taraftarlar Real Madrid’i bekliyordu. Del Bosque yönetimindeki İspanyollar altın çağlarını yaşarken İstanbul’a gelmişlerdi ve Figo, Raul, Casillas gibi yıldızlar tüm haşmetiyle cehennemi yaratan taraftarlara baş kaldırıyordu. 21.45’te Collina düdüğünü çaldı ve dev maç başladı. Etkiliydi Real Madrid; Taffarel’in koruduğu kaleye dalga dalga geliyor ve Jardel’in kariyeri boyunca kendilerine attığı golleri bize unutturuyordu. Çok geçmeden süper yıldızların arasından sıyrılan Helguera, topu kalenin sağ köşesine bıraktı ve skor 1-0 oldu. Ardından, Makelele çıktı sahneye ve Bülent Korkmaz’dan kurtulup aynı köşeden topu ağlara yolladı. Bir anda 2-0 olan maçın ilk yarısı bu şekilde bitti. Taraftarlar ‘buraya kadarmış’ diye düşünürken, soyunma odasındaki Lucescu ve talebeleri aynı fikirde değildi…
Collina bir kez daha düdüğünü çaldığında her şey değişmişti. Sarı kırmızılı tehlike kendisini Madrid kalesinde hissettiriyor ve uğurumuz olan İtalyan hakemi bu kez penaltı kararı için düdük çalmaya zorluyordu. Ümit Davala’nın skoru 2-1’e taşıyan penaltısı ümitleri yeniden yeşertirken bu gol Galatasaray’ın Avrupa kupalarındaki 200. golü olarak tarihe geçiyordu. Arkasına taraftar desteğini yeniden alan Galatasaray, 2002 Dünya Kupası’nda destan yazmaya hazırlanan Hasan Şaş’la skoru 2-2’ye getirdi ve o ana kadar sakinliğiyle tanına Lucescu’nun yumrukları havadaydı.
Son dakikalara gelinirken orta sahada dengeli giden maç, Fatih Akyel’in Roberto Carlos’u bir Formula aracı gibi sollamasıyla bir kez daha bizim lehimize döndü ve Super Mario Jardel, havada asılı kalarak, Helguera’ya nazire yaparcasına aynı kalede Casillas’ı avladı.
İmkansız denilen gerçek olmuştu, 20 yıldır 2-0 öndeyken hiçbir mücadeleyi kaybetmeyen Real Madrid, Mecidiyeköy’de diz çökmüştü. Milyonlar “Şampiyon Galatasaray” sloganıyla haykırırken, Avrupa fatihi gazeteleri de zor durumda bırakmış ve 23.45’te başlık değiştirmelerine neden olmuştu.
Türk futbolu işte böyle not düştü tarih sayfalarına 3 Nisan gecesinde ve 45 dakikada gelen zaferi en iyi özetleyen başlık, Fransız kültürüne sahip Galatasaray için atılmıştı.
“İlk yarıda ‘REAL’ ikinci yarıda ‘SurReal’…”

28 Eylül 2009 Pazartesi

Rakip dirençli olunca...


Sezon başından beri yenilgi yüzü görmeden tarihinin en iyi açılışını yaparak altıda altı yapan Galatasaray dün Eskişehirspor önünde ilk puanını kaybetti.

Kendi evinde bir puana razı oldu..

Aslında takım son iki maçtır “iyi oyun mu yoksa skor mu “ tartışmalarının sebebi olan sinyaller veriyordu. Kasımpaşa maçı hakeme rağmen kazanılmış olsa da galibiyet son beş dakikaya sıkışmıştı. Bu hafta ise rakip; ligde yenilgi yüzü görmemiş ve direnciyle çıktığı her maçından puan almayı bilerek ligin üçüncülük koltuğunda oturan Eskişehirspor’du.


Rıza Çalımbay ligde yerini korumak için en az bir puan alması gerektiğini biliyordu. Eskişehirspor’da tam performansını sergileyemese de direnciyle puan almayı başardı.

Galatasaray’ın şimdiye kadar ligde karşılaştığı en dirençli takım Eskişehirspor oldu. Özellikle de uzun defansıyla hava toplarını engelleyince Galatasaray’ın pek de şansı kalmadı. Galatasaray’ın diğer bir sıkıntısıysa, kilidi açabilecek oyuncuların saha kenarında olmasıydı. Maçta kilidi açabilecek iki oyuncu; Elano ve Ayhan yoktu. Özellikle de sakatlığından dolayı uzun zamandır sahada yerini alamayan Ayhan’ın yokluğu takımda çok fazla hissediliyor. Bu da takımın orta sahada çok fazla pozisyon verip sıkıntı vermesine sebep oluyor.


Diğer bir beklenti de Elano’nun sahada olması yönündeydi. Transferi bu kadar olay olan bir oyuncuyu hala izleyememek taraftarı da huzursuz etmeye başladı. Özellikle de serbest vuruşlardaki ustalığı da göz önüne alındığında, dünkü maçta kilidi açabilecek oyunculardan biriydi..

Uzun zamandır konuşulan bir diğer konu da Nonda’nın yedek beklemesiydi. Sezon başından beri oyuna hep ikinci yarıda girerek skoru değiştiren isim oldu. Nonda’nın bu performansından dolayı genel kanı sezona tutuk başlayan Baros yerine onun ilk on birde başlaması yönündeydi. Fakat ben bu görüşe hiçbir zaman katılmadım. Baros aldığı topu saklayabilen hızlı bir forvet. Yüzünü kaleye dönmeyi başardığında ise attığını pek kaçırmayan bir oyuncu. Nonda’dan daha güçsüz olmasına karşın hızıyla rakip defansı yıpratıyor. Bu yüzden ilk on birde her zaman Baros’la başlamak Galatasaray’ın avantajı olur. Eskişehirspor maçı da bunu bir kez daha göstermiş oldu.

Galatasaray direnen rakibi karşısında kendi evinde bir puana razı olarak liderliği yedide yedi yapan Fenerbahçe’ye devretti. Lakin Fenerbahçe’de de sıkıntı sinyalleri başladı.


Yedinci haftanın sonunda 21 puan alınmasına rağmen taraftar oynanan futboldan memnun değil. Antalyaspor karşısında, Antalyaspor’un belki de futbol tarihinde görülmemiş bir hatası sonucu, son anda iki puanı kurtardılar. Fakat haftaya ligde yenilgi yüzü görmeyen diğer bir takım Gençlerbirliği ile karşılaşacak. Antalyaspor karşısında yapılan hatalar konusunda önlem alınmazsa Galatasaray’ın yaşadığı sıkıntıları yaşamaları muhtemel.

 
Futbol Bloglarini Takip Edin