real madrid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
real madrid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Mourinho 2016'ya kadar Real Madrid'de

Real Madrid, Jose Mourinho ile olan sözleşmesini iki yıl daha uzattı. Böylece Portekizli teknik adam 2016’ya kadar Madrid’de kalacak. Sözleşmesi 2014 yılında sona erecek olan Mourinho, bu yılki şampiyonluğun ardından Real Madrid’in yaptığı sözleşme uzatma teklifini kabul etti. Mourinho böylece geleceği hakkındaki spekülasyonlara da noktayı koymuş oldu. Portekizli ünlü çalıştırıcı, Real’deki ilk sezonunda Kral Kupası’nı ikinci sezonunda ise La Liga şampiyonluğunu kazandı. Mourinho, Şampiyonlar Ligi’nde ise henüz başarıya ulaşamadı.

Kaynak: tr.euronews.com

29 Mart 2010 Pazartesi

Madrid'de Gönüllü Ne İş Olsa Yaparım (!)


Son dönemde Maradona ile kıyaslanan dünya harikası Messi, bedava oynamak zorunda kalırsa bunu yapacağını, futbola ve Barcelona'ya olan aşkının bu düzeyde olduğunu söyledi...
Şimdi iki soru...

1. Yılda 33 Milyon Euro kazanan ve önümüzdeki asgari 10 yıl bu düzeyde para kazanması kesin olan Messi yerinde siz olsanız bedava oynamaz mıydınız ???

2. Diğer yönden bakarsak, parayı bir kenara bırakıp, Türkiye şartlarındaki Asgari ücret + Sodexo'ya Barcelona gibi bir kulüpte oynar mıydınız ???

Bir açıklama da benden bu noktada..

"Real Madrid'de bedava oynamam gerekirse oynarım..."

Derbi Dediğin Böyle Olur.. 3-2


Real Madrid Ezeli Rakibi Atletico Madrid'i Santiago Bernabeu'da ağırladı.. Nefes kesen maçı ev sahibi Real Madrid 3-2 kazanırken, maçın golleri, Real Madrid adına, Xabi Alonso, Arbeloa ve Higuain'den geldi, konuk ekipteyse, Reyes ve Forlan skora adını yazdırdı...

9 Ekim 2009 Cuma

Unutulmaz Zaferler...Galatasaray-Real Madrid


Milenyumun başlangıcı tüm dünyada kutlanırken, bir başka kutlama vardı Copenhag sokaklarında. Olmaz denilen olmuş, Galatasaray İngiliz devi Arsenal’i penaltılarda saf dışı bırakarak UEFA Kupası’nı müzesine götürmüştü. 1999-2000 sezonunu ligde de şampiyon olarak bitiren Galatasaraylılardan mutlusu yoktu.
Ancak birden her şey değişti. Dümendeki kaptan Fatih Terim gemiyi terk etmiş, Hakan Şükür İnter’e gitmişti. Tüm kafalarda bir anda aynı soru belirdi ve herkes birbirine, Romanya’dan gelen Lucescu’nun takım için yeterli olup olmadığını soruyordu. Fakat sevimli yüzü, yüksek kültürü ve kalitesiyle çabuk sevdirdi kendini Luce.
Yeni sezonda Super Kupa zaferiyle devam eden Avrupa geleneği, Strum Graz’ın ardından 2.sırada bitirilen Şampiyonlar Ligi D Grubu’yla sürmüş, o dönem uygulanmakta olan 16 takımlı gruplarda Milan, Deportivo ve PSG maçlarıyla zirveye ulaşmıştı. Tıpkı UEFA Kupası gibi bu da gerçekti ve Galatasaray 2000-2001 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finaldeydi.
Takvimler 3 Nisan’ı gösterirken, Ali Sami Yen’i hınca hınç dolduran taraftarlar Real Madrid’i bekliyordu. Del Bosque yönetimindeki İspanyollar altın çağlarını yaşarken İstanbul’a gelmişlerdi ve Figo, Raul, Casillas gibi yıldızlar tüm haşmetiyle cehennemi yaratan taraftarlara baş kaldırıyordu. 21.45’te Collina düdüğünü çaldı ve dev maç başladı. Etkiliydi Real Madrid; Taffarel’in koruduğu kaleye dalga dalga geliyor ve Jardel’in kariyeri boyunca kendilerine attığı golleri bize unutturuyordu. Çok geçmeden süper yıldızların arasından sıyrılan Helguera, topu kalenin sağ köşesine bıraktı ve skor 1-0 oldu. Ardından, Makelele çıktı sahneye ve Bülent Korkmaz’dan kurtulup aynı köşeden topu ağlara yolladı. Bir anda 2-0 olan maçın ilk yarısı bu şekilde bitti. Taraftarlar ‘buraya kadarmış’ diye düşünürken, soyunma odasındaki Lucescu ve talebeleri aynı fikirde değildi…
Collina bir kez daha düdüğünü çaldığında her şey değişmişti. Sarı kırmızılı tehlike kendisini Madrid kalesinde hissettiriyor ve uğurumuz olan İtalyan hakemi bu kez penaltı kararı için düdük çalmaya zorluyordu. Ümit Davala’nın skoru 2-1’e taşıyan penaltısı ümitleri yeniden yeşertirken bu gol Galatasaray’ın Avrupa kupalarındaki 200. golü olarak tarihe geçiyordu. Arkasına taraftar desteğini yeniden alan Galatasaray, 2002 Dünya Kupası’nda destan yazmaya hazırlanan Hasan Şaş’la skoru 2-2’ye getirdi ve o ana kadar sakinliğiyle tanına Lucescu’nun yumrukları havadaydı.
Son dakikalara gelinirken orta sahada dengeli giden maç, Fatih Akyel’in Roberto Carlos’u bir Formula aracı gibi sollamasıyla bir kez daha bizim lehimize döndü ve Super Mario Jardel, havada asılı kalarak, Helguera’ya nazire yaparcasına aynı kalede Casillas’ı avladı.
İmkansız denilen gerçek olmuştu, 20 yıldır 2-0 öndeyken hiçbir mücadeleyi kaybetmeyen Real Madrid, Mecidiyeköy’de diz çökmüştü. Milyonlar “Şampiyon Galatasaray” sloganıyla haykırırken, Avrupa fatihi gazeteleri de zor durumda bırakmış ve 23.45’te başlık değiştirmelerine neden olmuştu.
Türk futbolu işte böyle not düştü tarih sayfalarına 3 Nisan gecesinde ve 45 dakikada gelen zaferi en iyi özetleyen başlık, Fransız kültürüne sahip Galatasaray için atılmıştı.
“İlk yarıda ‘REAL’ ikinci yarıda ‘SurReal’…”

28 Temmuz 2009 Salı

Geleceğin Quaresması, Norveç'in Rivaldosu, Sırbistan'ın Beckham'ı vs......


Geçen sezonu 2 kupayla kapatan Beşiktaş, önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi'nde mücadele edecek. Gruptaki muhtemel rakiplerini hepimiz az çok tahmin edebiliyoruz. Barcelona, Real Madrid, Arsenal, Manchester United, İnter, Milan, Bayern Münih, çıtayı biraz düşürürsek, Olympiakos, Celtic, Lyon, Marsilya, Porto, (daha düşük kalitede olanları yazmıyorum)..Şimdi de bu takımların beyni niteliğindeki oyunculara bakalım, aynı sırayla yazıyorum... Xavi,İniesta (Barcelona), Cristiano Ronaldo,Kaka (Real Madrid), Samir Nasri(Arsenal),herşeye inat Paul Scholes(Manchester United), Cambiasso, hatta Quaresma(İnter), Frank Ribery(Bayern Münih) ve alt kademelerde, Lucho Gonzales, Kallström, Lisandro Lopez gibi oyuncular... veeee çifte kupalı şampiyonumuzun beyni kim ? YUSUF ŞİMŞEK !!! Eskişehirsporlu Doğa'ya 10 saniye içinde 3 çalım atan, futbol otoritelerinin "telefon kulübüsinde bile çalım atabilir" diye nitelendirdiği Koca Yusuf... Olmaz..olamaz...olmamalı....Tamam Beşiktaş yönetimi zaten bir oyuncu arıyor diyeceksiniz..Deco, Buanonette, Giovanni Dos Santos, Quaresma gibi isimler geçiyor gayet güzel... Peki kendimi de katarak sormak istiyorum... Hangi Beşiktaş taraftarı bu isimlerin alınabileceğine inanıyor ? ? ? Mahçup olmak ve yanılıyor olmak dileğiyle not ediyorum buraya...Umarım Rosenborg'tan Sapara'ya ya da hangi takımda olduğunu dahi hatırlamadığım Zohora'ya kalmayız...Biz artık, Norveç'in Quaresması, Slovakya'nın Deco'sunu değil..bizzat kendilerini istiyoruz...

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Futbolu bekleyen tehlike..


Liglerin açılış tarihi yaklaşırken, bütün takımlarda –sezonun en iyisi- olmak adına hummalı bir çalışma var. Fakat Perez’in transferleri ve bunların doğurduğu tartışmalar 2010 sezonunun tüm hazırlıklarını gölgede bıraktı bile..Yapılan bu mega transferler şüphesiz ki Real Madrid taraftarının keyfine keyif katıyor. Barcelona’nın gölgesinde tek bir kupa dahi alamadan geçen sezonun ardından bu değişim adeta Real Madrid’in yeniden doğuşu gibi.. Fakat bununla beraber, futbol sektörünü ciddi bir düşüşe sürüklediği de su götürmez bir gerçek. Bu tehlikenin gelişini ilk tahmin eden Arsene Wenger olmuştu. 1990’ların sonlarına doğru gerek transfer gerekse oyunculara ödenen ücretlerdeki yükselişin sonunda İngiliz futbolunun duvara toslayacağını söylediğinde herkesin tepkisini çekmişti. Fakat 2000’lerin ortalarında İngiliz futbolunda ciddi bir çöküş başladı. Yaklaşık olarak 1.8 milyar poundluk geliriyle dünyanın en pahalı ligi olan Premier lig son üç- dört yıldır ciddi anlamda bir oyuncu krizi yaşıyor. 2000’lere girerken yüksek transfer ücretleriyle alınan futbolcularla, yıldızlar sahnesine dönen İngiltere’ de ilk on bir de forma giyenlerin yalnızca yüzde 40’ı alt yapılardan yetişen İngilizlerden oluşuyor. Eğer durum böyle giderse İngiltere önümüzdeki 10 yıl içinde bırakın büyük turnuvalara katılmayı, bir milli takım oluşturmakta dahi zorlanmaya başlayacak.
Ada’nın bu hale gelmesinin temelinde yatan sebep ise, para.. Para futbolun en hassas noktasında yer alıyor. Bir kulübü efsane yapan da, derin bir çöküşe iten de aynı faktör. Aslında tehlikenin temelini oluşturan şey paranın da ötesinde onun kullanım şekli. Ligin ve takımların üst seviyeye ulaşması için paranın gereksinimi tartışılmaz bir konu. Fakat iş bir transfer çılgınlığına dönüştüğünde, hem kulüpler hem de futbol sektörü için tehlike çanları çalmaya başladı. İşin böyle bir boyuta sıçramasında da takım yönetimlerinin geçmişten çok farklı olması etkili elbette. Eskiden çocukluğu tribünlerde geçen, bir zamanlar taraftarı olduğu takımın bir gün sahibi olan başkanlar, yani taraftar başkanlar vardı. Onlar artık yok ve koltuklarını kar-zarar içgüdüsüyle hareket eden işadamı- başkanlara bıraktıkları günden beri futbol ruh kaybediyor. Kulüplerin tarihi ve geleceğinden öte, şimdinin getirisiyle ilgilenen “sahipler” alt yapı konusuyla boğuşup kaybedecekleri zamanı parayla; yedi- sekiz yıllığına kazanmayı tercih ediyorlar. Bu tercih ise alt yapılara ayrılan zaman ve bütçenin git gide küçülmesine sebep oluyor..Real Madrid’in de içinde bulunduğu durum , her ne kadar taraftar bir başkana sahip olsalar da, İngiliz futbolunun durumundan farklı değil. Astronomik ücretler ödediği yıldızlarıyla – en azından bir iki yıllığına- Barcelona’ nın hızını kesmek istiyor. Gerek patlattıkları transfer bombaları gerekse şaşalı imza törenleriyle Barça’yı gölgede bırakarak dream team’i yaratmış gibi görünüyorlar. Fakat sezon içerisinde işler değişecektir.. Tıpkı 1995 Şampiyonlar Ligi finalinde, yıldızlar topluluğu Milan’ın 23 yaş ortalamasına sahip Ajax karşısında boyun eğmesi gibi.. Bu zaferle birlikte, “Ajax modeli” olarak literatüre giren bu altyapıya dayalı sistem, ilerleyen yıllarda Fransa’nın ve İspanya’nın futbolda zirveye ulaşmasını sağladı. 2009’a gelindiğinde ise ismi Barcelona’nın oynadığı “uzay futbolu”na dönüşse de sistemin temeli hep aynı kaldı; genç yeteneklerin keşfi ve doğru yönlendirilmeleriyle oluşturulan dinamik takımlar.. Elbette yıldızlardan oluşan bir kadronun sunduğu futbol şöleninin tadı tartışılmaz.. Fakat transfer çılgınlığının bu noktalara gelmesi, bundan on yıl sonra Ronaldo’nun yahut Kaka’nın yerini alacak yıldızların bulunamamasına sebep olacak.. Bu da futbolun çöküşünü hazırlayacak..

23 Haziran 2009 Salı

Real'in Yeni Prensleri..


Geçtiğimiz sezonun ara transfer dönemine damgasını vuran olay, şüphesiz ki Manchester City şeyhinin Kaka için yaptığı 150 milyonluk transfer teklifiydi. Kaka’nın içinde kalan Real Madrid sevdasını bilen herkes bu transferin gerçekleşmeyeceğini zaten adı gibi biliyordu.

Fakat bu transfer haberini gündeme taşıyan asıl mevzu da, Kaka’nın hangi formayı giyeceğinden öte, o formanın karşılığı olarak sunulan paraydı. Futbol oteritelerinin ortak fikri; bu tarz tekliflerin hassas dengelerle oynayarak futbolun gerilemesine sebep olacağı yönündeydi. Tabii bu dönem Manc’nin tek hedefi Kaka değildi. David Villa’dan, Buffon’a kadar bir çok yıldıza 100 milyon euro’yu aşan tekliflerle gök mavisi forma sunuldu. Lakin gerek Manchester City’nin son yıllardaki form grafiği gerekse takım sahibine duyulan antipati futbolun seyir zevkini -öyle ya da böyle- korumayı başardı. Sezonun kalan yarısında Kaka rossonerilerin gözünde takımı uğruna 150 milyon euroyu reddeden kahraman ilan edildi. Fakat Kaka’nın böylesine büyük bir teklifi reddetmesinin sebebi kırmızı siyahlara duyduğu bağlılıktan öte, beyaz şimşeklerle olan aşkıydı..
Futbolda dengeler bir kez daha tehdit altında, hem de bu seferki tehlike bir çok oyuncunun reddedemeyeceği güçte. Transfer sezonun açılmasıyla yaptığı transferlerle bütün dikkatleri üzerine çeken Real Madrid yepyeni bir tartışmanın başlamasına sebep oldu. Buna en net tepkiyi de Uefa başkanı Michel Platini verdi. 64 milyon euroluk Kaka transferiyle açılan perdenin, 94 milyonluk Ronaldo teklifiyle devam etmesi ve listedeki yıldız isimlerin git gide uzaması sonucunda futboldaki rekabet dengelerinin ciddi şekilde bozulacağı aşikar. Ama rekabetin asıl kızışacağı yer şüphesiz ki Real Madrid’in yıldızlar kadrosu..
Cristiano Ronaldo ile Kaka’yı aynı kadroda buluşturmak -en azından şimdilik- büyük bir başarı gibi görünse de iki oyuncunun karakterleri göz önüne alındığında Real Madrid’i tansiyonu yüksek günler bekliyor. Her ne kadar özel hayatlarında zıt karakterde olsalar da, ikisinin de yeşil sahadaki hedefi aynı; "takımın yıldızı olmak"..
Zaten Kaka ile Milan’ın yollarının ayrılmasının temelinde yatan hırs da buydu.. Geçtiğimiz sezon Milan’ın Ronaldinho transferinde verdiği “Ronaldinho çok iyi bir oyuncu ama ikimizin aynı takımda oynaması imkansız, böylesine iki yıldıza aynı anda forma giydirmek milan için negatif etki yaratır, Ronaldinho Milan için doğru oyuncu değil..’’ tepkisi Kaka’nın Milan’dan ayrılma sinyallerini vermişti.. Geçen senenin satır aralarında kalan bu açıklama aslında gelecek sezonun da nasıl geçeceğini gösterir gibi.. Kaka her ne kadar açıkça dile getirmese de, giydiği formanın altında rakip istemiyor. Karşısında ise, imalarla uğraşmadan açıkça “ben dünyanın en iyisiyim” diyen bir Cristiano Ronaldo..
Aslında Real Madrid’in Fifa tarafından “20.yüzyılın en iyi takımı” seçildiği dönemde de farklı bir kadrosu yoktu. Farklı olansa o dönemin yıldızlarının takım oyununa duydukları sadakatti. 2002’de Real Madrid’in adı bütün yıldızlarının üstündeyken, - geçtiğimiz sezondan beri- şimdi Cristiano Ronaldo’nun adı 107 yıllık bir efsanenin önüne geçmiş durumda. Transfer sezonu da sadece Ronaldo ve Kaka ikilsiyle kapanmayacak elbette.. Daha şimdiden Ribery ve İbrahimoviç’in isimleri listeye eklenmiş durumda..

Görünen o ki, Real Madrid -Perez’in dönüşüyle - 2000’li yılların başında yakaladığı Los Galácticos günlerine hızlı bir dönüş yapmaya hazırlanıyor. Fakat bu dönüşüme dünya futbolunun ne kadar hazır olduğu muamma.. Real, gerek global kriz ortamında yıldızlara ödenen astronomik ücretlere verilen tepkiler, gerekse dönemin en iyi -aynı zamanda en hırslı- iki oyuncusunu aynı kadroda buluşturmasıyla bütün dikkatleri üzerine çekmiş durumda.. Ama Madrid taraftarı bu durumdan pek şikayetçi görünmüyor, aksine Perez’in dönüşüyle özledikleri tutkuyu bulmuşlar gibi.. Tabi bu memnuniyet sezon içinde de devam edecek mi, onu da zaman gösterecek..

31 Mart 2009 Salı

Devler Ligi'nde siftah...


Roberto Carlos'la bu konuda çekişirler mi hiç emin değilim ama Beşiktaş taraftarına göre Türkiye'ye gelmiş en hızlı futbolcu hiç kuşkusuz Amokachi'dir ... Fatih Akyel ve arkadaşlarının maç boyu kovalamasına rağmen, her seferinde tur bindirilme tehlikesi yaşadıkları Daniel Amokachi, Beşiktaş'a Everton'dan gelmişti. Ancak burda daha da önceki kariyeri bizi ilgilendiriyor. Çünkü, nefeslerimizi tutup izlediğimiz Şampiyonlar Ligi'nin(kuruluş 1992) ilk golünü, bir Club Brugge - CSKA Moskova maçında, 17.dakikada, ev sahibi takımın forması altında Amokachi attı. Şu sıralar Nijerya milli takımında antrenörlük yapıyor olsa da, röportajında hala Beşiktaş'tan bahsediyor olması da bir dipnot olarak, siyah beyazlı taraftarlara gurur kaynağı olabilir.
 
Futbol Bloglarini Takip Edin