8 Eylül 2009 Salı

Unutulmaz Zaferler...Beşiktaş-Barcelona...



Takvimler 19 Eylül 2000’i gösterdiğinde, siyah beyaz renklere gönül vermiş herkesin aklında şu soru vardı. Bin bir gayretle katıldığımız Şampiyonlar Ligi, ikinci maçta son mu bulacaktı acaba? Çünkü 15 gün önce San Siro’da Milan karşısında alınan 4-1’lik mağlubiyet derin bir endişe yaratmış, turnuvanın en zor gurubunda yer almak kadere isyana neden olmuştu.
On binler İnönü’yü hınca hınç doldururken üç gün önceki Fenerbahçe zaferiyle en azından teselli bulacaklarını biliyorlar ve dünyanın en büyük yıldızlarını izleyecek olmaktan ötürü heyecan duyuyorlardı. Ve sahadaydı Beşiktaş, Shorunmu, Tayfur, Nihat, Nouma, dimdik rakiplerini bekliyor ve takımın başındaki Nevio Scala alışkın olduğu ortamda bilge tavrıyla dikkat çekiyordu. Sonra Barça çıktı sahaya, her bir taraftar onları ıslıklıyor ama Overmars, Rivaldo ve Kluivert’i yanındaki arkadaşını uyararak tanıdığını da belli ediyordu.
Saatler 21.45’e geldiğinde, böyle bir ortamda başladı maç. Temkinliydi Beşiktaş, ürkek ataklar yapıyor, karşısındaki devi biraz olsun rahatsız etmeye çalışıyordu. Bu durum yaklaşık 15 dakika devam etti ve Rivaldo’nun akıl dolu vuruşunu kurtaran Nijeryalı Shorunmu her şeyin akışını değiştirdi. Bu kurtarıştan sonra, Markus Münch, Abelardo’yu, Nihat ise Sergi’yi perişan etmeye başladı. Nouma, Frank De Boer’un çevresinde kayboluyor, Tayfur, Petit’le kıran kırana mücadele veriyordu. Takımın yıldızları görevlerini yaparken, Süleyman Seba’nın gönderilme sloganlarının malzemesi olan Ahmet Dursun kendini göstermek için 37.dakikaya kadar bekledi. Dutruel boşa çıkmış, gelen ortaya Ahmet Dursun ayağını uzatmıştı. Güntekin Onay, çılgınlar gibi golü duyuruyor, İnönü bir zafere hazırlanıyordu.
Maçı televizyondan izleyen milyonlar, karşılaşma öncesi yaşadıkları korkularını aşmış, siyah beyazlı camia bir vuruşla kenetlenmişti. Dakikalar ilerledi, Ahmet Dursun bir daha salladı Katalanları, 2-0’dı sonuç. Dalga dalga gelen Beşiktaş, 3. gol için saldırıyordu ve bu golü çok geçmeden Pascal Nouma’yla buldu.
Ve Nihatsever Beşiktaş taraftarının hiçbir zaman unutmayacağı an gelmişti. Kazanılan serbest vuruşta topun başındaydı genç oyuncu, Güntekin Onay, “Barcelona karşısında 4-0’ı arıyoruz” derken herkesin tüyleri diken diken oluyor, direkten dönen topla Karakartal Nihat’ı tanımadığını belirten Barça Teknik Direktörü Ferrer’e ders veriyordu. En mutlu günüydü Siyah Beyazlı camianın, ilk ezici zaferiydi bir dünya devine karşı. Tarihler 20 Eylül’ü gösterdiğindeyse, tüm gazetelerde yer alan şu başlık gözleri bir kez daha yaşarttı. “Hayal gücü sınır tanımadı! Beşiktaş, artık bir dünya markası” …
Aradan belki yıllar geçti, Liverpool, Marsilya, Dinamo Kiev gibi takımlar da eli boş döndü İnönü’den ama hiçbiri Barcelona zaferinin yerini tutmadı. İlkti çünkü o maç, bir milattı Beşiktaş için.
Sene 2009, Karakartal bir kez daha Şampiyonlar Ligi’nde, herkes biliyor ki artık çıtanın yükselmesi lazım, tek maçlık avunmalar yerine kapsamlı başarılar gerekiyor. Beşiktaş, bunu başarabilir mi bilinmez ama tek maçlık yazıların bir şampiyonluk romanına dönüşmesi için sanıyorum biraz daha beklememiz gerekecek.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Hayatın akışına bıraktı kendini...Sven Goran Eriksson...


Sven Goran Eriksson, nam-ı değer Svennis, parlak futbolculuk geçmişi olmayan ama teknik direktörlüğüyle efsane olmuş hocalar kategorisinde çok iyi bir örnek teşkil eder. 27 yaşında yaşadığı diz sakatlığı yüzünden futbolu bırakmış olsa da zaten sergilediği performansla dünyayı sarsacak bir sağ bek olmaktan her zaman oldukça uzaktı. Ancak belki kendisi dahil kimse tahmin edemezdi, bir efsane olmak için sadece birkaç adım kaldığını.
29 yaşındaydı ve Degerfors IF takımı ona emanetti, kadroda kendisinden yaşça büyük oyunculardan öğreneceklerini tamamlamadan, üzerinde eşofmanı, kulübede sorumlu olarak bulunuyordu. Ancak genç Eriksson, futbolculuktaki hüsranı bu sefer yaşamak istemiyor ve hırsla çalışmalarına devam ediyordu. Çok değil, aradan 1 yıl geçti ve Svennis kendini ispatlayarak İsveç’in o dönem en büyük takımı olan Göteborg’a gitti. İlginç olaylar burada da peşini bırakmadı genç teknik adamın. Sanki hayat 3 yılda şampiyonluk yaşamadığı halde onu kazanmaya çalışıyordu ve bu sefer ki adres Portekiz’di, Benfica kulübü sürpriz ve taraftarlarından tepki çekecek bir kararla onu Estadio Luz’a getirmişti. Avrupa’nın kuzeyinden gelen bu soğuk adam çabuk ısındı Portekiz’e ve art arda kazanılan 2 şampiyonluk Lizbon’da yüzleri güldürdü. Bu başarılar ona Serie A kapılarını ardına kadar açsa da, 5 yıl kaldığı İtalya’da (Genoa ve Fiorentina’da çalıştı), hep Lizbon’u özledi. Takvimler 1989’u gösterirken, ikinci evinde, Benfica’daydı tekrar. Daha önce oynadığı filmde bir kez daha rol alan Eriksson, aynı mutlu sonla yani 2 şampiyonlukla hem CVsini hem cebini dolduruyordu. 92 baharında, Serie A’da ona hala inanan birileri vardı ve Sampdoria reddedemeyeceği bir teklifle çaldı İsveçlinin kapısını. Bu sefer olacaktı, İtalya onun için bir alışveriş merkezi olarak kalmamalıydı ve azmin diğer adı olan Svennis, bunu da başardı. Devlerin arasında İtalya kupasını müzesine götüren Sampdoria, ünlenirken, Eriksson yine başroldeydi. Hayat onun istediği gibi ilerliyordu ama kazanılan 4 Portekiz şampiyonluğu zamanla eskimeye başlamıştı. İtalya’da kalmak onun için en iyisiydi ve İngiltere’den gelen teklifleri reddeden Eriksson, başkentin yolunu tutarak Lazio’ya, bir teknik direktör olarak tutunabilmenin en zor olduğu takıma gelmişti. Ancak bu sefer her şey rüya gibiydi, taktığı buz mavisi kravat onu 40 yıllık Laziolu gibi gösteriyor, gözlerinin mavisi Veron, Nesta, Nedved gibi yıldızlara aidiyet duygusunu aşılıyordu. Kadrosuna Stankovic, Salas ve Mancini’yi de katan Eriksson, Viyana filarmoni orkestrası gibi izleyenleri mest eden bir takım yaratarak, İtalya Kupası, İtalya Süper Kupası(2), UEFA kupası ve Kupa Galipleri Kupasını topladı 3 senede. Artık bir hedef vardı ulaşılmadık, o da Serie A’da İnter, Milan ve Juventus’u geride bırakarak zafer yaşamak ve dünyada zirveye çıkmak. 2000 yılında bunu da başardığında kimse şaşırmamıştı ama İsveç’in gururu artık gözünü daha büyük yerlere dikmişti. Yıllık 5.5 milyon Poundluk tarihi teklif onu yıllar önce gitmediği İngiltere’ye, hem de kulüpler üstü bir düzeye milli takıma getirmişti. Wembley sakinleri ayakta alkışlayacakları yeni liderlerini bulmuştu ama işler umulduğu gibi gitmedi hiçbir zaman Ada’da. Lampard, Owen, Heskey, Gerrard’lı kadroyla oynanan kötü futbol, dünya kupalarında çeyrek finalden geri dönüşler, gazetelerde atılan ‘idiot’ başlıklarıyla son buldu ve Eriksson, renklerin buluştuğu başka bir yuva buldu kendine. Manchester City. Mavi gözlü dev, Manchester’da buz mavisi kravatını yine taktı ama bu sefer düzen tersine işliyordu. İngiltere seferi bitmeliydi artık ve zor görevlerin adamı Güney Amerika’daydı. Mexica’da her şeyi denedi ama Cardozo ve Giovani Dos Santos da onun başarılı olmasını sağlayamadı. 13 maçta alınan 6 mağlubiyet bu görevi de sonlandırdı ve Eriksson artık pes etmişti. Yeni başlangıca soyundu Svennis ve Trabzonspor görüşmesiyle sinyallerini verdiği takım arayışları, dünyanın en eski futbol takımı olarak bilinen Notts County’de son buldu. Şu sıralarda, 4.ligde bulunan Notts County’nin futbol direktörü olan bu dev adam bir kez daha TV yayınlarında karşımıza çıkmasa da biz onu hep elindeki kupalarla hatırlamaya devam edeceğiz…

2 Eylül 2009 Çarşamba

Tabata Basına El Salla

Transfer sezonunun bitmesiyle birlikte malzeme sıkıntısı yaşayan Türk basını kafayı Tabata’ya takmış durumda. Anlaşılan iyi oyuncuların iyi paraya alınabileceğini halen anlamakta zorluk çekiyorlar. 2’şer Milyon Euro’ya alınan Higuain’lerin, Schindenfeld’lerin Beşiktaş’a ne verdikleri ya da vermedikleri ortada. İyi oyuncu pahalıdır. Bu iki kere iki dört kadar nettir. Neymiş efendim Gaziantepspor Tabata’yı maliyetinin 10 misline Beşiktaş’a vermiş. Sanki bu ilk kez yaşanan bir olay. Futbolda bu durum yıllardır böyle. Örneklendirmek gerekirse Galatasarayın 100.000 Euro’sunu ödemediği için elinden kaçırdığı Ribery için 60-70 Milyon Euro’lardan bahsediliyor. Beşiktaş Carew’i %100 kar ile satmadı mı? Boro Tuncay’ı 1 sezon önce bonservissiz kadrosuna katıp bu sezon başı Stoke City’ye 5 Milyon Pound’a satmadı mı? Nedir bu basının yapmak istediği. Herkes muhasebeciliğe soyunmuş, herkes Beşiktaş’ın giderlerini sorguluyor. Del Bosque’ye ödenen tazminat halen konuşuluyor. Niçin hiçbir basın kuruluşu Aragones’e ödenen rakamı tam anlamıyla konuşmuyor. Josico, Maldonado gibi oyuncuların Fenerbahçe’ye uğrattığı zararın boyutu nedir? Transferi asrın olayına dönüşen Mehmet Topuz nerelerdedir, Özer Hurmacı’dan haber alabilen var mıdır?
Pierre Van Hooijdonk bir basın toplantısı sırasında sözlerine şöyle başlamıştı. “Quality Turkish Media”. O’nun ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum.

1 Eylül 2009 Salı


Galatasaray ve Fenerbahçe uzun zaman sonra, en iyi sezon açılışlarından birini yaşıyorlar. İlk dört maçı da firesiz geçerek on ikişer puana ulaştılar.

Fakat ikisi de geçtiğimiz haftaya kötü bir giriş yaptı.


Hem Avrupa hem de lig maçları ile seyircinin beklentisini her maç yükselten bu iki takım, dördüncü haftada tam bir hayal kırıklığı yaşattı.


Elbette her maç aynı performansın beklenmesi hata olur. Fakat bu iki takımın son maçlarındaki görüntüsü bu sezondan çok geçtiğimiz sezona ait gibiydi. Yorgun, isteksiz, rakipten korkan bir oyun sergilediler.

özellikle Galatasaray sezon başından beri en kötü maçını dün akşam Yenikent Asaş Stadında sergiledi. Maçın ilk 60 dakikası rakibi zorlayan, pas yapan taraf Ankaraspor’ du.


Oysa ki Galatasaray seyircisinin maçtan önce beklediği keyifli futbol ve farklı bir skordu. Ama maçın ilk yarısında buna yakın olan taraf ev sahibiydi. Hatta ilk 45 dakika girdiği pozisyonlardan birini gole çevirebilmiş olsa şu an çok farklı bir skoru da konuşuyor olabilirdik. çünkü Galatasaray dünkü performansıyla -olası bir golden sonra- rakibi karşısında maçı çeviremeyeceği gibi, bütün oyun disiplinini kaybedip daha çok pozisyon fırsatı verebilecek bir görüntüdeydi.

Bunun adına yorgunluk denilebilir..

Benim şahsi görüşümse -en azından sebeplerden birisi- Arda, Keita ve Elano üçlüsünün hemen ardındaki Ayhan’ın yokluğunda Mehmet Topal’ın savunmadan ileriye bir türlü çıkamamasıydı. Bu durum öndeki dörtlü ile arkadaki altılı arasında önemli boşlukların oluşmasına sebep oldu. Sonuçta bu boşluktan Ankaraspor çok fazla fırsat yakaladı ama bir türlü gole çevirecek beceriyi gösteremedi.

Galatasaray’ın bu kötü performansı sayesinde, dokuz maçtır kendisine pek iş düşmediğinde hakkında herhangi bir fikre sahip olamadığımız Leo Franco hakkında da az çok bir fikre sahip olduk. Birkaç sezondur kaleci konusunda şansı gülmeyen Galatasaray bu sefer tecrübelerine güvenebileceği kaleciyi bulmuş gibi. Dün gece çıkardığı iki topta da Arjantinli taraftara güven verdi.

Galatasaray dün gece, sezonun en kötü futbolunu sergilerken diğer yandan da kulübesiyle maç çevirebileceğini gözler önüne serdi. Maça sonradan giren üç oyuncu; Aydın, Nonda ve Kewell maçın kaderini değiştirdiler. özellikle de Kewell, 90 dakika oynamasa bile bir takımda yer alması kesinlikle büyük bir avantaj. . Gerek futbol zekası gerek yeteneği ile taraftarın “sihirbaz” yakıştırmasını sonuna kadar hak eden bir futbolcu. Her daim on birde yer almasa bile, her daim kulübede hazır beklemesi ve sırası geldiğinde en iyi performansını sergileyerek takıma kattığı değerle, takımdaki diğer oyunculara önemli bir ders veriyor. Umarım diğer oyuncular da bu adamdan birkaç şey öğrenirler..

20 Ağustos 2009 Perşembe

MUHTEŞEM YAŞLI BAYAN GOODISON PARK…


Düşler Tiyatrosu Old Trafford, Katalan Mabedi Camp Nou, Kraliyet Sarayı Santiago Bernabeu, Arap Harikası Emirates ve diğerleri… Dünya futboluna damga vurmuş devlerin, maçlarını oynadıkları, görsel güzellikleri futbolseverlere yansıttıkları özel mekanlar… Birer mimari harikası, çok özellikli, bol taraftarlı, gürültülü ve görkemli yapılar… Ancak gençlik yıllarını Championship Manager çılgınlığıyla geçirmiş bizler için çok daha fazlası var. Upton Park’ta West Ham’ı çılgınca desteklemek, Anfield’da You’ll Never Walk Alone’u hep bir ağızdan haykırmak ve Westfalen’de 80.000 Dortmund’lu arasında uçuk sarıya bürünmek gibi… Ve hepsinden özel bir stadyum var ki, o İngiltere’nin (bazı rivayetlere göre dünyanın) göz bebeği, adanın ‘Muhteşem Yaşlı Bayanı’, Liverpool şehrini bir derbi cennetine dönüştüren, Everton’ın maçlarını oynadığı Goodison Park…
Kuruluş yıllarında maçlarını Anfield Road’da (ki o zamanlar tribünü dahi olmayan açık bir saha olan Anfield) oynayan Everton’ın iç çekişmeler nedeniyle kiralamak zorunda kaldığı bu stat, dönemin kongre üyesi Dr. James Baxter’ın yalnızca 1000 poundluk bağışıyla Mavilerin oldu. Ancak, 1800’lü yılların sonlarına gelen bu dönemde, futbol yerine daha çok atletizm ve konserler rağbet görüyordu İngiltere’nin ilk resmi stadyumunda. Ve Goodison Park bir eylül akşamında, ilk resmi maçla hizmete girdi. Bu maçta ev sahibi Everton, dostluk maçında Bolton Wanderers’ı konuk edecek ve sahadan 4-2’lik skorla ayrılacaktı. Ancak Maviler için ilk ciddi randevu Bolton’dan yalnızca 1 gün sonra ligde karşılaşacakları Nottingham Forest’la olanıydı ve takvimler 3 Eylül 1892’yi gösterirken, Everton sahadan 2-2’lik beraberlikle ayrıldı. (maçla ilgili bir dipnot da halen taraftarların içini burkan ilk golün Forest’lı Horace Pike’ten gelmesi oldu.)
İşçilerin şehrinde zaman ilerledikçe büyük maçlara ev sahipliği yaptı Goodison Park ve tabi birçok ilklere de imza attı Adada. Her 10 yılda bir tribünlere yeni katların eklenmesi, savaş yıllarında inşa edilen yer altı sığınakları, 66 Dünya Kupası’nda ilk kez alttan ısıtmalı koltukların hizmete girmesi gibi özellikler her zaman fark yarattı. Bunların hepsi bir yana gelenekçi İngilizler için en önemli fark, dönemin hükümdarı (1913) V.George’ın (ki bu dünya üzerinde bir kralın ilk stadyum ziyaretidir) Goodison Park’ı şereflendirmesi oldu.
Stadın Evertonlulara has özellikleri de var tabi. 1985 yılında Bayern Münih önünde 1-0 yenikken, 3 dakika içinde atılan 3 gol (Bayern’in kaderi bu sanırım) Kupa Galipleri Kupası’nda mavilere final kapısını açtı ve bizleri de FIFA oyunlarının ünlü ismi Andy Gray’le tanıştırdı. Bu karşılaşmanın ardından Almanlar büyülendikleri düşüncesine kapılsalar da, tek etki stadyumdaki müthiş atmosferdi.
Şimdilerde Everton Premier Lig standartlarına göre hep mütevazı kadrolar kuruyor olsa da, Goodison Park sakinleri, Tim Cahill ve Leon Osman’ı izlemekten, Wayne Rooney gibi yıldızlarıyla gururlanmaktan oldukça memnun gibiler. Belki bir kez daha Avrupa’da kupa kazanamayacak ya da lig şampiyonluğu yaşayamayacaklar ama, Liverpool’un en eski takımını tutuyor olmak ve dünyanın ilk stadında maç izlemek her zaman özel olacak onlar için…

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Rijkaard'la adım adım...


Turkcell Süper Lig bu hafta sonu kapılarını futbolseverlere açtı.


Gerek sezon açılışından önce oynanan elemeler, gerekse bomba transferlerin sezon açılışına yakın tarihlerde takıma katılmalarının sonucu olarak öyle çok da beklenildiği gibi -görkemli- bir açılış olmadı..


Ama yine de geçtiğimiz sezonu düşününce oldukça çekişmeli bir ligin bizi beklediği açık.


Eleme oynamaya başladığı ilk maçtan itibaren sert eleştirilerin hedefi olan Galatasaray, Antep karşısında oynadığı oyunuyla her hafta daha da iyi olacağını gösterdi.


Tobol maçından bu yana her hafta biraz daha oturmuş biraz daha güçlü bir takım ortaya çıkıyor. Takımın nerdeyse tamamının da ileriye dönük ve hızlı oynamayı seven oyunculardan kurulu olması oyuna zevk katıyor. Galatasaray özellikle hücum hattında pek çok varyasyona açık bir kadroya sahip. Bu durum da hiç kuşkusuz, oyuncuların formalarına sahip olabilmek için performanslarını en üst düzeyde sergilemelerine sebep olacaktır.


Son iki-üç haftadır söylediğim gibi bir de Aydın konusu var Rijkaard’ın gündeminde. Takımın ilerlemesi en iyi bu oyuncuda gözlemleniyor. 3-4 yıldır beklenen düzeye bir türlü ulaşamayarak kulübeye mahkum olan Aydın şu anda Rijkaard’ın gözdelerinden biri. Yaptığı ara koşular ve çabuk oyunu ile Hollandalı'nın oynatmak istediği sistem için biçilmiş kaftan. Bu yüzden de şu anda Rijkaard'ın en önem verdiği oyunculardan birisi. Bu fırsatı iyi kullanabilirse hem Türk futbolu hem de Galatasaray büyük bir oyuncu kazanmış olacak..


Savunma hattında ise Gökhan ve Servet beklenenin üstünde bir uyum gösterdiler. özellikle de Gökhan Zan bu noktada -şaşırtıcı bir şekilde- iyi performans gösterdi. İleri hattaki oyuncuların hızlı ve yardımlaşmalı oyunu sayesinde Ayhan ve Mustafa Sarp geri dönüşlerde çok da sorun yaşamadılar. Bu da defansın daha rahat oynamasını sağladı. Ayrıca Gökhan Zan ve Servet ikilisinin yedeği olan Emreler'in Maccabi maçındaki oyunları da göz önüne alındığında Galatasaray savunma hattındaki problemi büyük ölçüde aşmış gibi görünüyor.


Fakat aynı şeyi orta saha için söylemek pek de mümkün değil. Mehmet Topal’ın sakatlık problemini psikolojik olarak aşamaması ve Linderoth’un zaten hiç olmayacağı göz önüne alındığında Galatasaray’ın acilen bir orta saha transferine ihtiyacı var. Bu eksikliğin giderilmemesi durumunda, Galatasaray’ın savunma hattı yine eskisi gibi açık vermeye başlayacaktır.


Serbest vuruşlardaki ustalığı ile transferi gündeme bomba gibi düşen Elano’yu henüz izleyemedik bile. Galatasaray bu haliyle dahi oldukça hazır görünüyor. Fakat Elano sahaya indiğinde ve bu ekip iyi bir orta saha ile desteklendiğinde Galatasaray'ın gol atmadan tamamlamayacağı maç yok gibi görünüyor..

7 Ağustos 2009 Cuma

Sistem Oturuyor

Son iki haftadır söylediğim gibi, elbette bu maçlar bir ölçüt değil. Takımlar önce hazırlıksız yakalandı, sonrasında ise rakipler pek dişli çıkmadı..

Galatasaray yedeklerinden kurulu kadrosu ile Avrupa liginde tarihi bir skor kazandı.


Ali Sami Yen’de aslar yoktu belki ama yarım düzine gol vardı. Rijkaard’ın sahaya sürdüğü ilk on bir, maçtan bir gün önce birilerinin kulağına gitse muhtemelen teknik adamın sonunu getirirlerdi.

Artık Galatasaray’ın dahi ümit etmekten vazgeçtiği Aydın – geçen hafta da söylediğim gibi- Rijkaard’ın ellerinde yeniden doğuyor adeta. Dün akşamki maçta sol açıkta olması sürpriz olmuştu. Fakat asıl sürprizi Aydın’ın maç performansıydı. Yaptığı ortalar ve ileri koşularıyla maçın temposunun yüksek kalmasını sağlayan oyunculardan biriydi. Bir yılı suskun geçiren Nonda ise adeta küllerinden doğarak hat-trick yaptı. Elbette bu maç Nonda’nın ilk on birdeki yerini garantilemeyecek fakat moralini yükseltip kendine güvenini geri getireceği açık. Zaten Rijkaard’ın geldiğinden beri yapmaya çalıştığı şey bu. Rakip karşısına her zaman kendine güvenen bir on sekiz ile çıkmak istiyor. Ancak bu şekilde gerek asları gerekse yedek kulübesi ile ligin en iyisi olabileceğinin farkında.

Galatasaray dün akşam rakibi karşısındaki ezici üstünlüğünü keyif veren bir futbolla sağladı. Hem de Galatasaray’ın en önemli silahlarından yoksun haliyle bir nevi yedek kulübesiyle bunu başardı. Takımın geçtiğimiz sezon şampiyonluktan kopmasının temelinde, yaşadığı kronik sakatlıklar ve bunun sonucunda yaşadığı kadro sıkıntısı, kulübede maçın gidişatını değiştirebilecek “kumaşı iyi” futbolcu eksikliği yatıyordu. Fakat görünen o ki Galatasaray bu sorunu – Rijkaard’ın doğru oyuncu analizleri ve çalışmalarıyla- çözmüş durumda.

En başta da dediğim gibi, rakibi göz önüne aldığımızda futbol açısından bir kıstas değildi bu maç. Lakin avantajlı bir skora sahip olmasına rağmen seyircisine keyif vermek için oynayan bir Galatasaray vardı sahada. Yani geçen yıl taraftarın hasret kaldığı o “ ruhun” geri dönüşü açısından önemli bir yere sahipti maç..


Galatasaray deplasmanda aldığı 4-1 ile zaten turu garantilemişti. Fakat kendi evinde tur sevincini taçlandırmayı seçti. Uzun bir aranın ardından Galatasaray oynadığı oyunla seyircisine zevk verdi.. Taraftarın bir türlü sevemediği mor formalarına rağmen..

Antrenman havası…

Fenerbahçe’de ise durum tam aksi doğrultudaydı..

Gerek evinde kazandığı 5-1’in rehaveti gerekse Macar takımının seyircisiz oynaması sonucunda tam bir antrenman maçı havası hakimdi karşılaşmada. Zaten bu havayı oyuncuların biraz da laubali hareketlerinden anlamak mümkündü. Ancak her şeye rağmen futbolcular ve teknik ekip haftasonu oynanacak Denizlispor deplasmanı için kendilerini zorlamama düşüncesindeydi.

Yeni transferlerden Cristian. sakin ve ne yapacağını bilen bir görüntüde. Andre Santos ise biraz tribünlere oynayan oyuncu havasında ama gün geçtikçe üzerine katacağını düşünüyorum, zaten golü daha fazla düşünmesi takımın hücum gücüne olumlu bir katkı sağlayacak gibi.

Bu maç hakkında fazla konuşmaya gerek yok, Fenerbahçe rahat bir karşılaşma oynadı ve turu kaptı. Ancak kafamı kurcalayan bir konu var. O da defansın göbeğinde bariz bir sıkıntının olduğu. Bilica çok fazla yerini kaybederek oynuyor. Bu belki zayıf takımlar karşısında fazla sorun olmayacaktır, ancak güçlü rakipler bu hataları affetmez. Daum’un da geçen maç bu konu hakkında serzenişlerini dinlemiştik zaten. O yüzden acil bir müdahale şart. Ali Bilgin ise verilen şansı yine iyi kullanamadı. Zaten kendisi bu gidişle futbolu unutacak gibi, gerçekten yazık...
 
Futbol Bloglarini Takip Edin